Prof. Dr. Salih Tuğ’un, “Türkiye’de Hukuk ve Din” konulu konferansı

Aylık konferanslar serisinin ikincisi, Türkiye Milli Kültür Vakfı Kültür Evi’nde (Eyüp) Osman Azmi Karavelioğlu konferans salonunda, burslu öğrencilerin ve Vakfın kurucu üyelerinin katılımıyla 12 Ocak 2007 Cuma günü gerçekleştirildi. Prof.Dr.Salih Tuğ tarafından verilen konferans “Türkiye’de Hukuk ve Din” konusundaydı. Konferansın sunumu Prof.Dr.İsmail Kara tarafından Prof.Dr.Salih Tuğ’un akademik yaşamından ve çalışmalarından yola çıkılarak yapıldı. Geçmişten günümüze uzanan geniş bir perspektif içerisinde işlenen konu, aynı zamanda Cumhuriyet döneminde Türkiye’de İslâmi ilimlerin genel seyrini de gözler önüne serer nitelikteydi.  

Prof. Dr. İsmail Kara, yaptığı sunuş konuşmasında Prof.Dr.Salih Tuğ’un akademik hayatına ve çalışmalarına kısaca değindi

Prof.Dr.Salih Tuğ 1930 yılında İstanbul Aksaray’da doğdu. Yusufpaşa Anaokulu, Aksaray İlkokulu ve Yeni Kapı Ortaokulu’ndan sonra 1948 yılında Pertevniyal Lisesi’ni, 1954 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. “İslâm Vergi Hukuku’nun Ortaya Çıkışı” başlıklı tez çalışması ile İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde doktorasını tamamladı (1963). Bu çalışma hem İslâm vergi hukuku (Maliye Hukuku) sahasında hem de bir vergi tarzı olarak zekat hukuku sahasında Türkiye’de yapılan ilk çalışma olması sebebiyle büyük önem taşımaktadır. O güne kadar bu konuyu hukuk tarihi açısından işleyen müstakil bir türkçe te’lif çalışma yoktur.

Prof. Dr. Salih Tuğ, akademik habilitasyon  sürecinde ise (sonrasında kitap olarak da basılan) “İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri” üzeride çalıştı (1969). Modern dönemde İslâm dünyasında Kanuni Esasi’lerden itibaren anayasa konusu, fikrî, hukukî ve akademik bir konu olarak gündeme gelmiş, İslâm dünyasında anayasa çalışma ve uygulamaları başlamıştı. Bundan dolayı bu çalışma hem tarihi hem de aktüel yönden önem taşımaktadır. Tez konusunun tespit edilmesi ve bu sahanın bir araştırma konusu olarak gerçeklik alanına aktarılmasında Muhammed Hamidullah hoca’nın teşviklerinin büyük etkisi olmuştur. Prof. Dr. Salih Tuğ’un profesörlük çalışması ise Hadis edebiyatı ile ilgili bir yazma eser olan Zuheyr'ubn Harb’ın (öl. 230 h.) Kitâb'ul-'İlm’inin tenkitli neşri ile birlikte türkçe’ye çevirisidir. Tüm bu çalışmalar Türk fikir tarihi açısından ve İslâmî ilimlerin Türkiye’deki gelişim tarihi bakımından son derece önemlidir.  

Prof.Dr.Salih Tuğ, uzun yıllar (1956 – 1982) İ.Ü. Edebiyat Fakültesi İslâm Araştırmaları Enstitüsü’nün önce asistanı, sonra da müdürü (1976 – 1982) olarak görev yaptı. Bu kurumu neredeyse tek başına ayakta tuttu ve kütüphanesinin işler bir kütüphane haline getirerek yürümesini sağladı. Genelde İslâm araştırmaları konularına giren çalışmaların öncülüğünü yapan Prof. Dr. Salih Tuğ, aynı zamanda o yıllarda İslâmi ilimlerle ilgili akademik çalışma yapan ve kendisine başvuran hemen herkese yol gösterdi.

Prof.Dr.Salih Tuğ, Türkiyemizde İslâm kültürü ve ilimlerinin modern araştırma metotlarıyla yeniden canlandırılmasında önemli rolü bulunan, İ.Ü. Edebiyat Fakültesinin sözleşmeli misafir öğretim üyelerinden  Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın bir kısım eserlerinin ilk ve en önemli mütercimlerinden biridir. Yaptığı kaliteli çevirilerle onun son derece önemli eserlerinin ve bu arada ders takrirlerinin Türkiye’de bu kadar kısa sürede tanınmasına ve bu akademik çalışmaların geniş kitlelere ulaşmasına vesile olmuştur.

İdareci olarak Prof. Dr. Salih Tuğ, M.E.B. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nün müdürlüğüne ek görev ile getirilmiş (1969 – 1970) ve daha sonra burası İlahiyat Fakültesi’ne dönüşünce (1982) uzun yıllar Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi’nin kurucu dekanlığını (1982 – 1994) yapmıştır. Kendisinin bir kültür derneği olan Aydınlar Ocağı başkanlığı (1980 – 1982) da vardır. Ayrıca, ilim yolunda faaliyet gösteren cemiyet ve vakıflarda 1970’lerden bu yana çeşitli düzeylerde görevler alan Prof.Dr.Salih Tuğ, Türkiye Milli Kültür Vakfı’nın hali hazırdaki Mütevelli Heyeti Başkanıdır.

Yaş sınırı dolayısıyla 1997’de emekli öğretim üyeliği statüsüne ulaşan Prof.Dr.Salih Tuğ, İstanbul Ticaret Üniversitesi (İTİCÜ) Mütevelli Hey’eti üyeliğine getirilmiştir ve 2004 yılından beri de bu görevini sürdürmektedir.

Lise yıllarından (1945), doktorasını yaptığı yıllara kadar (1963) olan devrede spor ile de ilgilenen Tuğ, “aletli jimnastik”, “atletizm” ve “kayak” alanlarında girdiği yarışmalarda yirmi kadar kupa ve kırka yakın madalya ile de taltîf edilmiş bulunmaktadır.  

Prof. Dr. Salih Tuğ, İslâm Dini ve Hukuk konularına nereden ilgi duyduğunu, bu çalışmalara nasıl yöneldiğini ve ne gibi süreçlerden geçtiğini anlattı

 Çocukluk dönemlerinden bu yana Salih Tuğ pratik konulara meraklıydı. Bu nedenle tıbba ilgi duyuyordu. Orta okul ve lise dönemlerinde sınıfta laboratuar şefi oldu. Tüm hevesi ve ideali tıbbiye ve özellikle de cerrahi alandı. Lise yıllarında Laboratuar şefi olarak biyoloji dersi öncesinde sınıf için preperatları ve mikroskopları hazırlıyordu; kendini hep bu konulara odaklamıştı. O dönemlerde üniversite giriş sınavı yoktu. Yüksek öğretime girişte “lise bitirme derecesi” ve “olgunluk imtihanı”ndaki başarılar esas alınırdı. Farklı liselerden gelen hocaların oluşturduğu bir mümeyyiz heyeti karşısında lisede hangi dersler görülmüşse o derslerle ilgili suallere cevap verilir böylelikle heyette, öğrenci hakkında bir kanaat oluşur, buna “Olgunluk Derecesi” denirdi. “Bitirme derecesi” ise sene içi mutat karne notlarıydı. Pertevniyal Lisesi’ni bitirdiğinde notlar iyi-iyi tutunca öğrenci kontenjanını tıp alanında o yıl (1948) pekiyiler doldurduğundan tıbbiyeye giremedi; ama Şubat ayında ikinci bir yerleştirmede girmeyi garantiledi. Bu sırada ne olur ne olmaz düşüncesiyle Hukuk Fakültesine ihtiyat olarak bir kayıt da yaptırmıştı. Bu vesileyle kaderin ona çizdiği yol ayrımına gelmiş bulunuyordu. Burada karşısına Ord. Prof. Dr. Şükrü Baban, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Prof. Dr. Andreas Schwartz, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Dr. Muammer Râşit,  Ord. Prof. Dr. Ebülûla Mardin, Prof. Dr. Charles Crozat gibi hocalar çıkınca, bu defa onların câzibesine kapılıp hukuk alanında kaldı. Öyle ki Şubattaki tıbbiye kayıtlarına uğramadı bile… Yürüyüş o yürüyüş... Ancak sosyal bilimlere yatkınlığı vardı. Lisede felsefeden iyi notlar alır, tarih derslerine de alâka duyardı.

İ.Ü. Merkez binasında bulunan Hukuk Fakültesi’nde okurken, öğrencilerin pek uğramadığı fakülte kütüphanesinde tek başına tozlu kitapların arasında çalışırdı. Fakültenin öğretim kadrolarında ayrıca Ord. Prof. Dr. Tahir Taner, Ord. Prof. Dr. Mustafa Râşit Belgesay, Prof. Dr. Sadri Maksûdî Arsal gibi hocalar da vardı. Hoca hukuku çok sevdi ve mezuniyetten sonra doktora yapmaya karar verdi. Osmanlı Hukuku ve İslâm Hukuku gibi konulara ilgi duyuyordu. Ne var ki doğrudan İslâm Hukuku ya da  İslâm Hukukunun Kaynakları gibi dersler o yıllarda programlarda yoktu. Bu konular, nadiren meselâ, medeni hukuk gibi konuların içinde ancak dipnotlarda bir takım kısa atıflar olarak görülebiliyordu. Bu konularda ne lehte ne aleyhte bir şeyler yazılıp çiziliyordu. Bu durum, 3 Mart 1924 yılında yasalaştırılan Tevhidi Tedrisat Kanunu çerçevesinde din eğitimi veren müesseselerin tedricen kapatılması ve 1933’teki üniversite reformu ile devam eden, İslâm ilimlerini ve öğretimini bir anlamda Türk kültür hayatından dışlayan politikaların sonucuydu.

Cumhuriyete intikal etmiş tek yüksek öğretim kurumu olan İstanbul Dârül-Fünûnu, çıkarılan bir kanunla 1933’te kapatılmış, buna mukabil, eş zamanı olarak İstanbul Üniversitesi tüm fakülteleriyle birlikte açılmış ancak İlahiyat Fakültesi’ne bu yeni kurum içerisinde yer verilmemişti. Bunun yerine Edebiyat Fakültesi bünyesinde İslâm Tetkikleri Enstitüsü kurulmuş, eski İlahiyat Fakültesi’nin hocalarından bir kısmı buraya intikal ettirilmiş ve bir kısmı da Edebiyat Fakültesi içindeki Tarih, Türkoloji, Felsefe gibi bölümlere kaydırılmıştı. İşte bu İslâm Tetkikleri Enstitüsü ise, 1945 - 46 yıllarında burada yer alan hocaların emeklilikleri veya vefatlarıyla fiilen varlığı kendiliğinden sona ermiştir.

Ancak bu sessiz dönemde Ömer Nasuhi Bilmen’in, fıkhın esaslarını anlatan lügati “Hukûk-u İslâmiye ve Istılahatı Fıkhiye Kamûsu”, bu sahada oluşan bilgi boşluğunu doldurmak isteyen eski sistemden gelen hocaların gayreti ve şahsi temayülleriyle Hukuk Fakültesi tarafından yayınlanmıştır (1949).  

Prof. Dr. Salih Tuğ, lisans döneminde kaydolduğu İdare Hukuku seminerlerinde Osmanlı İdare Hukuku'nu araştırmaya çalıştı. Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’a düşüncelerini ve ilgisini anlattı ama hoca ona, bu konuyu çalışması için ileri seviyede Osmanlıca bilmesi gerektiğini söyledi. İlgisi devam eden Prof. Dr. Salih Tuğ seminerlere devam etti. İlerde fakülteden mezun olunca El-Ezher Üniversitesi’nde İslâm Hukuku Tarihi alanında bir doktora çalışması yapmaya karar verdi. Özellikle işin tarih kısmı onu cezbediyordu. Ord. Prof. Dr. Ebülûlâ Mardin’in dersleri ile Ord. Prof. Dr. Sadri Maksûdî Arsal’ın Roma Hukuku, Eski Türk Hukuku, Cengiz Han’ın yasaları gibi mukayeseli konuları dinliyor, Prof. Dr. Z. Fahri Fındıkoğlu’nun Hukuk Sosyolojisi dersini takip ediyor ve bu derslerden büyük keyif alıyordu.

Mezuniyetinden sonra 1954’te Süveyş Savaşı çıkınca, savaş olan yere öğrenci gönderilmediğinden beklemeye başladı. Bu arada aklındaki projeyi gerçekleştirebilmek için bir yandan da İstanbul’da özel yollardan arapça öğreniyordu. Kısa zamanda arapça konusunda ilerledi. Bu sırada Hukuk Fakültesi mezunu olarak, Edebiyat Fakültesi’nde Umumi Türk Tarihi kürsüsünde, İslâm Hukuku Tarihi doktorasını yapmak için bir imkân açıldı. Burada, Umumi Türk Tarihi kürsüsü başkanı Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın danışmanlığı altında çalışmalara başladı. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah ve Prof. Dr. Fuat Sezgin de onu bu çalışmalarında yönlendirdiler. Aynı zamanda 1954’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde yeni kurulmuş olan İslâm Araştırmaları Enstitüsü’nde Asistan olarak görev aldı (1956). Hukuk Fakültesi’nden gelmiş olmasından dolayı Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nün çeşitli derslerini de takip etmesini ona zorunlu kıldılar.

            Sonuçta ortaya çıkan “İslâm Vergi Hukuku’nun Ortaya Çıkışı” adlı çalışma, fıkhî konulardan çok tarihi tekâmülü tespit eder niteliktedir. Enstitü Müdürü Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, İslâm dünyasının klasik devirlerinden ziyade bugün İslâm dünyasında neler oluyor, medeni hukuk, ceza hukuku gibi çeşitli hukuk alanlarında ne gibi gelişmeler var, İslâm dünyasında bunlar nasıl uygulanıyor gibi aktüel konularda yoğunlaşmasını istiyordu.

Prof. Dr. Salih Tuğ, doktora sonrası habilitasyon devresi çalışmalarında ise İslâm dünyasında teşekkül eden yeni ve bağımsız devletlerin anayasal bakımdan farklılıklarının sosyolojik kökenlerine inerek, oların müstemleke olduğu devirler ve müstemlekeden çıktıkları devirleri inceledi ve sonuçta bunları sınıflandırmanın mümkün olduğunu gördü. Ona göre Fransız etki alanındaki devletler (eski müstemlekelerin), Fransız anayasa hukukunun ve idarî yapısının etkisindeydi ki bu yapılanma İngiliz etki alanındaki yerlerden çok farklı idi. İngilizler ademi merkeziyetçiliğe önem vererek,  yerli toplumun hukukî gelişmesine ve kendi millî ve örfî değerlerinin ortaya çıkmasına nisbeten müsâmaha göstermişlerdi. Ancak eski Fransız müstemlekelerinde daha tepeden inme, daha jakoben bir hukuk ve idare anlayışı vardı. Bir de Osmanlı Devletinden gelen bağımsızlaşmış ülkelerdeki anayasalaşma hareketleri ve ayrıca Rus idaresi altında fiilen SSCB’ye üye olmuş bağımsız bir takım Türk devletleri ile muhtar bölgeler vardı ki, bu alanların tümü birbirlerinden farklı anayasal özelliklere sahip olmuşlardı.

Osmanlı kamu hukuku alanında Tanzimattan çok önce Senedi İttifak’ta, Tanzimat’ta ve Islahat Fermanlarında Saraya karşı haklar elde etmek isteyen gruplar gözüküyordu. Nihayet 1876 da Osmanlı Devleti, Tanzimat Fermanı’na ve Senedi İttifak’a benzemeyen, formel bir anayasa metnini kabul etti. Ancak şurası bir gerçektir ki, bundan on sene kadar önce, biraz da Fransa’nın etkisiyle Eski Osmanlı sadrazamlarından Tunuslu Hayrettin Paşa tarafından Tunus’ta bir anayasa hareketi ortaya çıkmış, önce ilmi yönden tartışılmış ve sonuçta bir anayasa metni burada uygulamaya girmişti (1866).

Dolayısıyla bu doçentlik çalışması, İslâm Dünyası’nda bağımsızlığını elde eden veya bağımsız olarak kurulmuş devletlerde anayasalılaşma hareketlerinin tespitidir. Peygamber efendimizin de Kamu Hukuku ile ilgili bir uygulaması vardır. Hicretten sonra Medine’deki toplumu teşkilatlandırırken devlet otoritesi karşısında ferdin ve toplumun hakları ve vecibeleri meselesi söz konusu olmuştur. Medine toplumunda İslâmiyet’in dışında az sayıda da olsa çeşitli dinlere mensup insanlar ve kabileler vardı. Bu hukuki hareket, toplum kesimlerini belli bir şekilde merkezi idareye bağlama girişimidir. Belli kamu yetkilerinin, harp ve sulh hukukunun, insan ve ülke unsurunun ortaya çıkması metinde kendini göstermiştir. Modern anayasalarla kıyaslanmasa da bu da bir anayasalılaşma hareketidir.  

Tarihi süreçte, çeşitli toplumlarda ve dünyada, maddeler halinde sıralanmış formel Anayasalar olduğu gibi, uygulama halinde devam eden informel anayasa yapıları da vardır. Bu konuda farklı İslâm ülkelerinde farklı uygulamalar göze çarpmaktadır. Mesela Suudi Arabistanda formel bir anayasa yerine Kur’anı Kerim’deki bazı prensiplere (hukuk normlarına) dayanarak uygulamaya sokulmuş emirnâmeler, yasalar vardır. Buna mukabil Türkiye’de, Suriye’de, Mısır’da, Pakistan’da, Irakta doğrudan doğruya formel anayasaların yürürlüğe konulduğunu görüyoruz. Anayasaların içeriğine girmeden, İslâm toplumlarında anayasalılaşma hareketinin ne gibi safhalardan geçtiğini açıklayan bu akademik çalışma, aslında sosyolojik ve tarihi bir etüt niteliği taşımaktadır.  

Prof. Dr. Salih Tuğ, Türkiye’de Hukuk ve Din İlişkisi kapsamında verdiği bilgilerle konuşmasını tamamladı

Mecelleye göre fıkıh, insanın hem Allah karşısında, hem de kul karşısında, leh ve aleyhindeki ahkâmdır, ve insanın dinî ve dünyevî hattı hareket kaidelerini gösteren hükümlerdir. Ezeli ve ebedi olan Allah, önce melekleri, ruhları, insan ve cinleri yarattı ve bundan itibaren Allah’ın kulları ile olan ilişkileri birtakım kaidelere bağlanmaya başladı. Yine yaratılan kainattaki tüm maddî varlıklar da belirli fizik kanunları (ilâhi âyetler, kural ve kaideler, belirli dengeler) içerisinde yürütülmeye başlandı.

Âdem babamız ve Havvâ anamız, yaratılan ilk insanlar olarak Cennet’te iken yenilmesi yasaklanan meyveyi yediler ve bu yasağı çiğnemelerinin bir yaptırımı olarak yüksek bir âlem olan Cennet’ten alçak bir âlem olan Dünya’ya indirildiler. İşte tam burada bir “hukuk kaidesi” ve “yaptırımı” söz konusudur. Allah’ın insan toplumlarına gönderdiği peygamberleri, itikat kaidelerini, Allah - kul ilişkisini, kul ile kul arasındaki ilişkileri, yani hukuku öğrettiler. Peygamberler Allah adına vahiy yolu ile sadece itikat ve inanç değil, zaman zaman dünyevî ilişkileri de tanzim ettiler; böylece insanlar arasında vahye dayalı yazılı hukuk kaideleri yer almaya başladı.

Ama bunun yanında Peygamberlikle ve hukukla ilgisi olmayan, ağızlarından çıkan söz kanun olan, istediği zaman asan, istediği zaman kesen dünyevi liderler de vardı. Bu yaşayışla birlikte gelişen daha çok keyfiliğe dayalı bu buyruklar, dinin dışında, seküler esaslarda ayrı bir hukuk sistemini daha ortaya çıkardı. Bu sistem de zamanla gelişerek tamamen maddeci ve akılcı bir esasa dayanan bugünkü şeklini almış bulunmaktadır.

Rönesans sonrasında Batı düşünce hayatında hukuk, bir ilim olarak ortaya çıkmaya başladı. Ancak İslâm dünyasında çok önceleri “Usulü Fıkıh” (Hukuk Metodolojisi) olarak, gerek dört büyük mezhep imamları gerekse diğer İslâm bilginleri tarafından incelenen bu alan, Müslümanların daha başlangıçtan beri üzerinde durdukları bir konuydu ve Usulü Fıkha (Hukuk İlmine) dair çalışmalar böylece Batı Dünyasından çok önce ortaya çıkmış oldu.

Batıda,  Rönesans sonrası kanunlaştırma hareketleri ile hukuk biliminin gelişmesinin bir meyvesi olarak, özellikle 19. ve 20. yy da “temel hak ve hürriyetler” bahsi içerisinde “din ve vicdan hürriyeti” parlamentolara girdi ve hukuk alanında kabullenildi. Ancak din ve vicdan hürriyetinin anayasalarda yer alması ve hukuk metinlerinde savunulması tek başına bir şey ifade etmemektedir.  Bu hürriyetin bir devlette, bir toplumda var olduğunu gösteren iki ana kriter vardır: Bunlar, “dinini yaşama hürriyeti” ve “dinini öğrenme ve öğretme hürriyeti”dir. Günümüzde gerek Batı ülkelerinde, gerek ülkemizde zaman zaman kısıtlamalar olmakla beraber bu hürriyet korunmaktadır ancak dinin yaşanması ve öğrenilip öğretilmesi konusunda temel hak ve hürriyetleri kesintiye uğratan uygulamalara da rastlanmaktadır.

Ülkemizde 1924’te yürürlük kazanan “Tevhidi Tedrisat Kanunu” ile medreselerin kapatılmasıyla ve nihayet 1933’te Üniversite Reformu’yla İlahiyat Fakültesi gibi kurumların akademik yapılanmadan dışlanmasıyla, özellikle dini öğrenme ve öğretme hürriyeti kısıtlandı. Bu arada kısıtlama, yahut yasaklardan yalnız din dersleri değil, İslâmi sanatlar da nasibini almıştır. Dinî yahut lâdinî  musiki, süsleme sanatları, hat sanatı dahi yasaklanmıştır. Türk musikisi dersleri öğretim programlarından çıkarılmış ve hatta ud âletinin aleniyette icrası yasaklanmıştır. Harf inkılâbından sonra halkın özel kütüphanesindeki yazma veya basma eserleri korkudan toprağa gömdüğü dönemler yaşanmıştır. Camiler yahut devlet dairelerindeki kitabelerin kesici aletlerle kazınıp tahrip edildiği, Osmanlı arşiv vesikalarının Bulgaristan’a selüloz fiyatına satıldığı dönemlerdir bunlar... Bugün Sofya’daki “Balkan Araştırmaları Enstitüsü”nün kuruluşu, bu vesikaların bir iki kamyonluk kısmının, kamyonlarla hurda kağıt olarak Bulgaristan’daki bir kağıt fabrikasına sevk edilirken Sofya caddelerinde yola saçılan birkaç yaprağının bir Bulgar Osmanlı tarihçisi tarafından keşfedilmesiyle yok olmaktan kurtarılan belgelere dayanmaktadır (Bu bilgi Osmanlı tarih yazarı İ. H. Konyalı’dan mervîdir).

 Ancak halkın her zaman devam eden dinini ve geçmişini, kültürel değerlerini öğrenme ve öğretme temayülü, maalesef gizlice değişik yerlerde, en azından ibadetleri için gerektiği kadarıyla öğrenmeye sevk etti. II. Dünya Savaşı sonrası uluslar arası yeni yapılanmalar arasında, 1945’te “Birleşmiş Milletler Anayasası”nın T. C. tarafından resmen kabulüyle genelde temel hak ve hürriyetlere yol açılmış oldu. Bu dönemde ayrıca siyasi partiler kuruldu, eğitim programları değişti ve din alanında, imam – hatip kursları biçiminde de olsa öğretim ve eğitim başladı. Daha da geliştirilmiş kurumsallaşma bunu takip etti ve 1949 yılında Ankara Üniversitesi’nde İlahiyat Fakültesi açıldı. İlk dönemlerde burada dersler felsefe ve tarih ağırlıklıydı. Yine halkın dinini öğrenme ve öğretme temayülüyle İlim Yayma Cemiyeti gibi sivil toplum örgütleri dini eğitim ve öğretimi maddeten desteklemiş ve bu alanda bir canlanma ve yapılanma olmuştur.

Şurası bir gerçektir ki, Anadolu insanının sosyo-psikolojik ve geleneksel yapısı, bu tip kısıtlayıcı uygulamaların devamını isteyen muhitlerin öne sürdüğünün aksine, Türkiye’de Humeynîvâri bir takım hareketlerin oluşması veya başarılı olmasına imkan vermeyecek bir özelliktedir.

Yazıldığı dönemlerde Ömer Nasuhi Bilmen’in, “Hukuk-u İslâmiye ve Islahatı Fıkhiye Kamusu” (1949) en müspet fıkıh kitabı olarak ortaya çıkmıştı ama durum bununla kalmadı. Temel hak ve hürriyetlerin işlemesi sonucu açılan İmam Hatip okul ve liselerinden yetişen seçkin öğrenciler oldu. Bunlar İlahiyat fakültelerinde ve Yüksek İslâm Enstitülerinde öğretim üyeleri oldular ve yavaş yavaş eserler de vermeye başladılar. Dinler tarihi, fıkıh, hadis, tefsir, tasavvuf, İslâm felsefesi gibi alanlarda yetişen araştırmacılar, Doktora tezleri, ilmi makaleler biçiminde, tebliğler biçiminde, gazete veya ilmi dergilerdeki yazılarıyla ve özellikle monografik kitaplar, eserler ortaya koymaya başladılar.

Prof.Dr.Salih Tuğ, Doç. Dr. Ali Özek ve Mahir İz ile birlikte İslâmi araştırmaların yalnızca üniversitelerle sınırlı kalmaması, sivil toplum kuruluşlarının da İslâmi araştırmalar alanına katılması gerektiği düşüncesiyle 1970 yılında “İslâmi İlimler Araştırma Vakfı”nı kurdu ve İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü hocalarından merhum Mahir İz vakıf başkanlığına seçildi. Bu çekirdek heyet ilk olarak zekatla ilgili bir kongre tertiplediler ve bir araştırma programı yaptılar. Ancak o zaman ilmi tebliğleri verecek, müzakere edecek ve tartışacak uzman olarak yurt genelinde iki üç kişiden başka kimseyi bulamadılar. Ne mutlu ki aradan geçen zaman zarfında araştırmacı ve uzmanlar, hem nitelik hem de nicelik bakımından kıyaslanamayacak oranda artmış ve bugün ilmi kongrelerde ele alınan konularda tebliğ verecek veya müzakere yapacak uzman kimseler arasından bir tercih ve seçim yapmak bile güç hale gelmiş bulunmaktadır.

Bugün uluslararası alanda da İslâmi ilimler son derece gelişmiştir ve gayet nitelikli akademisyenler yetişmiştir. Günümüzde, özellikle iktisadi hayatta, hukuk alanında, sosyal ve askeri alanda,  vaktiyle eski İslâm fıkhı otoritelerinin ele alamadığı çok fazla yeni sosyal - ilmi meseleler ortaya çıkmıştır. Bu çağdaş ve yeni sorunları halletmek zorunluluğu vardır. Türkiye’de bugün İlahiyat Fakültelerinde yetişmiş ilim adamlarıyla, diğer İslâm ülkelerindeki ilim adamları arasında ilmi düzey bakımından büyük bir fark kalmamıştır. İslâm dünyasında yapılmış yüksek lisans ve doktora tezlerinden çok daha seviyeli çalışmalar bugün Anadolu üniversitelerinde yapılmaktadır.  

Prof. Dr. Salih Tuğ’un Bazı Te’lif Eserleri:

İslâm vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları No 50, Ankara 1963
İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri : (XIX ve XX. asırlar), İrfan Yayınevi, No 17, İstanbul 1969

Zuheyr'ubn Harb ve Kitab'ul-'İlm adlı eseri (H.160-234 / M. 776-849), İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayını, No: 2775 (Tenkitli metin neşri), İstanbul 1984 

“Vefeyât”, İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, , İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1984, C. VIII, sy. 1 – 4. 

 

Çevirileri

İslâm Peygamberi, Hayatı ve Faaliyeti I - II, (Muhammad Hamidullah), İrfan Yayınevi, İstanbul 1980, 1990, 1995 

Faiz Nazariyesi ve İslâm (Enver İkbâl Kureşî), İrfan Yayınevi,  İstanbul 1966 

Hz. Peygamberin Savaşları,  (Muhammed Hamidullah),  Yağmur Yayınları 10, İstanbul 1962 

Kur'an-ı Kerim Tarihi, (Muhammad Hamidullah), Marmara Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Vakfı Yayınları, No 57, İstanbul 1993 

Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi (Prof. Dr. Ph. K. Hitti), Boğaziçi Yayınevi, İstanbul 1989; II. Yayın: M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı, İstanbul 1995 

Editörlükleri        

İslâm’ın Hukuk İlmine Yardımları (Muhammed Hamidullah’ın makaleler külliyatı), Türk Milliyetçiler Derneği, İstanbul 1962 

TV ve Radyo konuşmaları, kongre katılımları

Prof.Dr.Salih Tuğ’un bu güne kadar İslâm dîni ve kültürü konularında, özel veya resmi TV ve Radyo yayınlarında, yüze yakın konuşma, konferans, sohbet ve açık oturum etkinlikleri vardır; ayrıca elliye yakın ulusal ve uluslararası ilmi kongrelere de katılmıştır.  

Akademik Danışmanlıkları

Bugün Türkiye’mizin çeşitli Üniversitelerinde öğretim üyelikleri ve idarecilik görevlerini başarı ile yürütmekte olan, lisansüstü çalışmalarını Prof.Dr.Salih Tuğ’un danışmanlığı altında tamamlamış kırka yakın akademisyen veya Diyanet İşleri Başkanlığı görevlisi bulunmaktadır.