29 Mart 2013,
Nazife Şişman

SOSYAL MEDYA, DİJİTAL KÜLTÜR VE GENÇLİK

 

Gençlik değişimle ve yenilikle özdeşleşen bir yaş dönemi olarak kabul edilir. Bu yüzden belki de değişimin hızlandığı modern dönemin öncelikli yaş grubu gençler oldu. Yaşlılık eskiden olgunluk olarak kabul görürken bugün değişime direnme olarak görüldüğünden değer kaybı yaşıyor. Yükselen değer değişim. Değişimin taşıyıcısı yaş grubu gençler. Değişimi hızlandıransa teknoloji. O yüzden ben bugün sosyal medya örneği üzerinden gençler, teknoloji ve değişimin hızlanmasından konuşalım istiyorum.
Dünya tarihinin son iki yüzyılı, teknolojinin en hızlı geliştiği dönem olarak biliniyor. Değişim ta kadim dönemlerden beri var aslında. Nitekim Heraclitus ta milattan binlerce yıl önce “bir nehirde iki kere yıkanılmaz” diyerek değişimin asliliğine işaret etmişti. Kainatın düzeninin zaten değişme üzerine kurulmuştur. İslam alimleri alemül kevn vel fesad demiştir yeryüzü için. Sürekli bir oluş ve bozuluş halindedir alem. Yani kainatın yaratılışı değişme üzerine.
Ama buna rağmen şöyle bir tespit yapabiliyoruz: DEĞİŞİM HIZLANDI. Modern dönem değişmenin hızlandığı bir dönem. Ve bu hız, ivmesini teknolojiden alıyor. Aslında hepimiz bu süratli gidişe kendi hayatımız üzerinden tanığız.
“Nereden nereye geldik?” sorusuna hızla katedilen mesafe üzerinden cevap verebileceğimiz en temsili araç bilgisayar. Üniversiteye gittiğimde gördüm ilk kez, bilgisayar denen aleti. O da uzaktan. Bilgisayar derslerinde işin teorisini öğreniyor, sonra işlem merkezinde küçük daktiloya benzer bir aletle yaptığımız programı matematiğin ikili diline tercüme edip kodluyor, işlediğimiz delikli kartları bilgisayar sorumlusuna veriyorduk. Sonra da yapılan işlemler kağıtlara dökülmüş olarak bize geliyordu.
Tam teleksi öğrenmiştik ki faks makinesi geldi. Ben bilgisayarımın modemindeki faksı kullanmaya tam alışmıştım ki internet hayatımıza dahil olmaya başladı.
90’lı yılların ilk yarısında bir laptop’um olduğunda internetten bihaberdim. 1995’te Pekin’deki BM kadın konferansına katılmıştık bir kaç arkadaş. Bu toplantıda tanıştığımız Amerikalı Müslümanlar e-mail adresimi sorduklarında, neyi sorduklarını bile anlayamamıştım. Bugün üç yaşındaki yeğenim Iphone’da aplikasyonlara girip istediği oyunu açabiliyor.
Benim kuşağım için, teknolojik değişimin hızını idrak etmemek mümkün değil. Hani İsmet Özel diyor ya: BEN YAŞARKEN OLDU HER ŞEY. Ben kendi hayatım üzerinden tanığım bu hızlı değişime. Her şey bugünden yarına değişiyor. Hızlı değişen teknoloji, henüz onun kodlarına uyum sağlayamadan yerini yenilerine bırakıyor. Peki bu her daim yinelenen yenilenme bize ne yapıyor? Cevaplandırılması gereken en önemli soru bu bence.
Tabii ki düşünüş ve yaşayış tarzlarımızda ciddi bir tahavvüle yol açıyor. Çünkü teknolojideki değişikliklerle birlikte yeni sosyal yapılar ortaya çıkıyor. Ama bundan da önemlisi geçmişle, bugünle ve gelecekle ilgili duyuş ve düşünüşlerimizi de etkiliyor yeni teknolojiler.
“GÖRÜNÜYORUM, O HALDE VARIM”
Mesela ekran ve görüntü üzerinden anlamaya çalışalım; duyuş ve düşünüşümüzü nasıl etkilediğini...
Her gün yüzlerce fotoğraf ve hareketli görüntü insanlığın içinde bulunduğu sefalet ve şiddeti gözler önüne seriyor. Fakat bu bizi gün geçtikçe daha az etkiliyor. Her birimiz samimi olarak kendimizle yüzleşelim. Mesela Gazze’de olanlar için, Ruanda’daki; Kırgızistan’daki kıyım için; Haiti’deki Yeni Zelanda’daki, Van’daki depremde ölenler ve sefalete mahkum olanlar için, evet üzülüyoruz. Ama tepkimiz, o görüntülerdeki vahşetin hak ettiği kadar mı? Ya da başka örnekler verilebilir dünyanın dört bir tarafından ve kendi memleketimizden. Sefalet, şiddet ve acı görüntüleri... Bunlar karşısında neden bu kadar az duyarlıyız?
Neden? diye soralım Virginia Woolf’un sorduğu gibi biz de: Biz canavar değiliz, peki insan olmamıza rağmen neyle ilgili bu tepkimiz ya da tepkisizliğimiz? Woolf’un cevabı, bu başarısızlığın tahayyülle, empatiyle ilgili olduğu yolundaydı. Gördüklerimizle empati kuramıyorduk. Onların gerçekliğini tahayyül edemiyorduk. Peki tahayyülü ve empatiyi iptal eden ne? Tabii ki acıya seyirci olduğumuz ve görüntü bombardımanı altında kaldığımız için gördüklerimize yabancılaşmamız... Çünkü gerçeğin muhayyilemize transfer edilebilmesini sağlayan süreç, aşırı görüntü üzerinden yok oluyor.
Her şeyin televizüel hale gelmesi, görüntüyü gerçekten koparan bir işlev görüyor. Bir taraftan gördüklerimizin gerçekliğini hissedemez oluyoruz, Gazze ve başka savaş ve sefalet örneklerinde olduğu gibi. Diğer taraftan ise ekranda gördüğümüz her şeyin ‘gerçek’ olduğu fikri ile aldatılıyoruz. Reality Show diye bilinen program türleri bu aldatmanın gerçekleştiği zeminler. Mesela son zamanlarda çok revaçta olan “izdivaç” gibi programlar. Oradaki mesela “Ayşe Hanım”ın hayatının kendi gündelik hayatımızdan daha gerçek oluğu inancı hasıl oluyor bizde.
Magazin programlarının müdavimiolan starların hayatlarına, evlilik programındaki Ali Bey, Ayşe Hanım da dahil olunca, bu görsel hayatlar kendi hayatlarımızdan daha gerçekmiş gibi görünmeye başlıyor.
“Aman canım, filim işte.” yargısı söz konusu değil artık. Tam aksine bu görsel hayatlarla karşılaştırıldığında kendi gündelik hayatımız basit görünmeye başlıyor. Kaynana Semra Hanım sendromu bunun en bariz örneklerinden biridir. Siz değil ama anne babalarınız mutlaka hatırlayacaktır. İlk BBG evi programlarında ortaya çıktmıştı kaynana Semra Hanım. Ve bu yarışmada sergilediği imajını, yani çaçaron kaynana imajını hakikati yapmıştı. Yani gerçeği, görüntüsünün (televizyondaki imajının) bir kopyası haline geldi. Böylece biz gerçek ile fantezi, orijinal ile simülasyon arasındaki çizgiyi ayırt edemez hale geldik.
Bu örnekler de gösteriyor ki çağdaş telekominikasyondaki gelişmelerin, siber uzay, internet, cep telefonu, web kamera gibi yeni tekniklerin hayatımızı nasıl değiştirdiği, gerçeklik algımızda, anlam dünyamızda nelere yol açtığı ciddiyetle ele alınmalı.
İnsan: Homofaber
Gerçi teknoloji ve insan arasındaki ilişki kadim bir ilişkidir. İnsan pek çok tanımının yanı sıra homofaber, yani alet yapan canlı olarak da tanımlanmıştır. Aletle ilişkisinde farklı olan, yani son dönem teknolojisini geçmiştekinden farklı kılan ise aletin insana galebe çalması olarak tanımlanıyor pek çok sosyal bilimci tarafından. Aletin insan için ve bir üst ahlaki çerçeve (din) tarafından sınırlandığı bir durumdan, aletin her şeye egemen olduğu bir döneme doğru geçiş yaptık. Pek çok bilim kurgu filmi (Matrix, Ben Robot, Yapay Zeka vb.) bu durumun nereye doğru evrilebileceğinin işaretlerini veriyor.
Bu anlamda kameranın insan hayatına girişiyle birlikte görme/görülme gibi felsefi boyutu da olan kadim meseleleri yeniden ele almamız gerekiyor. Ayrıca mahremiyet/ifade hürriyeti gibi eskiden beri var olan, ama çağdaş insan hakları diline de tercüme edilebilecek meselelerin nasıl bir değişim geçirdiğini de tespit etmemiz gerekiyor.
Görme ve görülmenin metafizik bir boyutu vardır esasında. Mesela Yaratıcının görüntü ile temsilinin yasaklanmıştır İbrahimi dinlerde. Yaradan, doğrudan bir gönderi ile değil semboller yolu ile temsil edilebilir ancak.
Hem Kitabı Mukaddes’te, hem Kuran’da anlatılan bir kıssa vardır. Hazreti Musa Tanrı’yı görmek ister. Kitabı Mukaddes’teki kıssaya göre Tanrı tecelli edince çalı yanar, Kur’an’daki kıssaya göre ise tecelli dağın parçalanmasına yol açar. Yani Hak, görüntüye (imaja) hapsedilemez.
Panoptikon
Bir diğer açıdan Yaratan kendisi görülmediği halde her şeyi “Gören”dir. Bu nedenle görenle görülen arasında hiyerarşik bir ilişki vardır. İnsanlar arasında da “göz”ün denetleyici etkisi nedeniyle görülenin hep hiyerarşik olarak aşağıda olduğu bir ilişki mevcut olmuştur. Mesela Malik Allula, Cezayir’de sömürgecilerin kadınların peçesini açma girişimini bile bu hiyerarşinin tehdit edilmesiyle açıklar. Peçeli kadınlar gören, ama görülmeyen bir konumda olduklarından hakim sömürgeci/tabi sömürülen hiyerarşisi ile uyumsuz bir durum sergilemektedirler.
Faucault, modern-kontrol edici devleti, panoptikon kavramı üzerinden anlamaya çalışır. Aslında Panoptikon, Jeremy Bentham’ın 1817’de Yeni Delhi’de inşa ettiği hapishanenin mimarisini tanımlar. Öyle bir mimaridir ki bu; mahkumlar sürekli bir gözetim altında tutulabilmektedir. Her an gözleniyor olduğunun farkında olmak mahkumlarda disiplin ve uyma davranışı olarak gösterir kendisini. Bu mantık sadece hapishane mimarisi ile sınırlı kalmaz ve bütün üretim sürecine yayılma gösterir.
Charly Chaplin’in klasikleşen sessiz filmi “Modern Zamanlar”da kahramanın vida sıkma eylemine ara vermesinin bütün fabrikada sirenlerin çalmasına yol açması, gözetleyiciliğin fabrika, hapishane, hastane ve okul gibi modern kurumların temel mantığı haline gelişinin bir eleştirisi olarak da okunabilir.
Günümüzde çok yaygın olarak kullanılan güvenlik kameralarının bu gözetleyiciliğe ve hakimiyete işaret eden konumu da pek çok çalışmaya konu oldu. George Orwell’in 1984 adlı romanındaki Big Brother bir kavram haline geldi. Bu izleme artık sadece devletler ve kurumlarla da sınırlı değil. Herhangi birinin, başka birini istediği zaman izlemesi imkan dahilinde artık.
Günümüzde güvenlik amaçlı gözetlenme en önemli sorunlardan biri. Biliyorsunuz güvenlik kameraları artık çok yaygın olarak kullanılıyor. Tabii ki bunun asayiş açısından önemini inkar edemeyiz. Ama gözetlenmek sadece güvenlikle alakalı değil. Bu bir insan hakları ve mahremiyet sorunu olarak tartışılıyor günümüzde. Google earth programı ile benim evimin bir fotoğrafına ulaşılabiliyor internetten. Evin içini ve özel hayatı gözetleme; telefon kayıtlarını dinleme; mail yoluyla gönderilen bilgilere; bilgisayardaki bilgilere kolaylıkla ulaşabilme... Tüm bunlar özel hayatın dokunulmazlığını ihlal eden ve korkutucu manipülasyonlara meydan verebilecek teknolojik imkanlar.
Kendi hayatının telif hakkını elinde tutmak
Güvenlik nedeniyle gözetlenme cebri bir durum. Bir denetleme ve otorite söz konusu bu gözetlemede. Ama televizyondaki reality showlar ve özel web kameralarla birlikte rıza dışı gözetlenme değil, teşhir ve narsizmin söz konusu olduğu bir görülme arzusu ortaya çıktı. Pek çok kişi bloglarda, facebookta ve benzeri sitelerde sınırlı olduğunu düşündüğü bir grup için hayatını sergiliyor. Fotoğraflarını, zevklerini, bütün gündelik hayatını. Yani hafiyelerin gizli kameralarla avlamaya çalıştığı bilgileri gönüllü bir şekilde sunuyor.
Bu konudaki en meşhur örnek, benzerleri arasında ilk olması sebebiyle, 1996’da Jennifer Ringley adındaki bir genç kızın evine yerleştirdiği kamerayla bütün özel hayatını internetten yayınlamasıdır. Hatta bu tür canlı yayından özel hayat sergileme, onun adı kullanılarak jennicam olarak kavramlaştı. Fanları onu izledi, hatta bazıları onun belli bazı davranışlar sergilemesini isteyerek fantezi nesnesi haline getirmek istedi. Bunun üzerine Jenni bir süreliğine kamerasını kapattı. Fakat daha sonra tekrar açtı. Neden sorusuna “kamera olmadığında kendimi yalnız hissediyorum” cevabını verdi. Bu çok çarpıcı bir cevap. Çünkü görüldüğünü, izlendiğini hissetmeden yaşayamadığını açığa vuruyordu bu cevapla.
Hal Niedzviecki “Dikizleme Günlüğü” adlı kitabında pek çok benzer örnek veriyor. Mesela çoluk çocuk sahibi genç bir ev hanımı yüzünü flulaştırarak gündelik hayatını yayınlar ve binlerce fanı olur sitesinin. Hayatlarının telif haklarını ellerinde tutarak; bir film gibi vizyona soktukları hayatları üzerinden para da kazanır pek çok kişi. Ama video yüklemeyi ve hayatlarını yayınlamayı tercih edenler bunu yalnızlık hissinin üstesinden gelmek için bir çıkış yolu olarak görüyorlar. Nihayetinde Jenni gibiler kendilerini kitle iletişimin hizmetine sokarak bir ürün haline getiriyorlar. Sergileme gönüllü de olsa metalaştırma tespiti değişmiyor.
Mantık basitti: eğer pratik olarak başka birisi kişinin görüntülerini dağıtıma sunabiliyorsa, kendisi neden bu işi yapmasındı? Başka bir ifadeyle kendi hayatlarının telif hakkını kendi ellerinde tutuyorlardı. Bunu öznenin geri dönüşü ve panoptikonun tersine döndürülüşü olarak kutlayanlar oldu.
Öznenin geri dönüşünü kutlayanlar, başka bir boyutu ihmal ediyorlar esasında. Kişinin kendi özel hayatını kamuya sunması, bir nevi teşhirciliktir. Tabii ki teşhirin bir ifade biçimi olduğunu, bu nedenle de ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebilirsiniz. Ama çelişkili bir durumla karşı karşıyayız. Bir taraftan gözetleme teknikleri diğer taraftan kendi özel hayatını gönüllü olarak kamuya sunma kanalları nedeniyle hiç bir mahremiyetin kalmadığı bir ortamda yaşıyoruz. Buna rağmen özel hayat hakkı, mahremiyet hakkı günümüz toplumunda en fazla gündeme gelen konular arasında. Bu çelişkili bir durum ve ayrıntılı bir tartışmayı hak ediyor.
FACEBOOK’TA GÖRÜNEREK VAROLMAK
Özellikle gençlerin facebook ve twitter üzerinden sosyalleşmelerini nasıl yorumlamalıyız peki?
Facebook, 2004’de Mark Zuckerberg adlı Harvardlı bir öğrencinin okul arkadaşlarıyla iletişime geçmek amacıyla kurmuş olduğu bir site. Harvard içi bir iletişim ağı olarak başlamasına rağmen önce Stanford, Cambridge gibi başka okullara yayılmış, 2007’den beri de herhangi bir e-mail adresine sahip olan herkese açık hale gelmiş.
2012 başı itibariyle Facebook kullanıcı sayısı 710 milyon 725 bin kişiye ulaştı. Türkiye’de ise 30 milyonu aşkın facebook kullanıcısı var. 2013 başı itibariyle dünyadaki facebook kullanıcı sayısı bir milyarı aştı. Türkiye’deki aktif kullanıcı sayısı: 32 milyo 438 bin.
David Fincher, “The Social Nework” adlı altın küreli filminde (2010) sitenin kuruluş hikayesini anlatırken Zuckerberg’in dahi bir bilgisayarcı olmasının yanı sıra insanların toplumsal ilişkilerindeki arayışlarının izini nasıl sürdüğünün de altını çiziyor. Bir zamanlar haritacılar nasıl dünyanın haritasını çıkardıysa Mark da toplumsal ilişkilerin haritasını çıkarmayı hedeflediğini söylüyor facebook’ta. İnsanlar başkalarının hayatlarını gözetlemeyi seviyor, kendini sunmayı seviyor, popüler olmayı da. İşte bu güdülerin peşinden gidiyor Mark Zuckerberg.
Bütün dünyaya yayılan bu popüler on-line vakası, insan iletişimi ile ilgili bütün retoriği değiştirmeye yol açacak farklılıklara sahip. Türkiye’deki başlangıç hikayesini eski okul arkadaşlarını bulmak gibi bir amaca bağlamışlardı. Ama çoğu üyenin sadece bir mezunlar derneği faaliyeti ile yetinmesi söz konusu olamazdı. Evet belki ilk zamanlar ana okulu arkadaşlarına, hatta kendisini doğurtan ebeyi bulana dek uzanan bir macera devresi geçiriliyordu. Ama sonrasında site, kişinin kendisinin ve arkadaşlarının rol aldığı ve sürekli değişip dönüşen bir oyun alanı, herkesin hem kendisini sergilediği hem de başkalarını izlediği bir oyun alanı haline geliyor. Herkes hem oyuncu, hem seyirci. “Kim kiminle ne yapıyor?” sorusu, sadece magazin programlarındaki ünlüler için sorulmuyor artık. Kim kiminle tanışmış, kimin duvarında kimin fotoğrafı var? soruları artık arkadaşlar, ya da üye olunan gruplardaki yeni tanışlar için de geçerli. Yani çoğu kişi bunları seyretmek eğlenceli olduğu için giriyor facebook’a. Kendisinin de anonim bir seyirci tarafından seyredildiğinin farkında olarak düzenliyor profilini, duvarını. Bugün statüme yeni bir şey girmedim suçluluğunu yaşıyor popülerlik kaygısıyla.
Hal Niedzviecki “Dikizleme Günlüğü” adlı kitabında facebook ve twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde kişilerin “bakın ben ne yapıyorum?” sorusundan yola çıktıklarını söylüyor. Yani kendi hayatının ayrıntılarını yüz yüze olsa paylaşmayacağı oranda görünür kılıyor belli bir kitle için.
Mesela geçen gün bir köşe yazarının şöyle bir twitinden bahsettiler. Günlerden Pazar bu arada. “Bugün ev işi yaptım, güzel yemekler pişirdim, şimdi de eşimin bana bir fincan çay ikram etmesini bekliyorum.” Peki şimdi bu ne? Bana ne senin ne yaptığından... Diyebiliyor muyuz? Hayır. Sana ne ise, burada işin ne? cevabı gelir o zaman. Zaten öyle diyorsanız twitter ya da facebook hesabınız olmuyor.
Peki bir insan neden böyle bilgileri paylaşmak ister? Yalnızlıktan kaçmak için mi? Yoksa teşhirciliğin meşrulaşmasıyla alakalı bir durum mu bu? Ya da yüz yüze ilişkilerin yükünden muaf olma arayışının bir sonucu mu? Belki de hepsinin.
Ama kesin olarak bildiğimiz bir husus var: Postmodern sanal dünyada görülmekle var olduğunu hissetmek arasında doğrudan bir bağlantı kuruluyor. Kişi başkaları kendisini seyrettiği oranda var olduğunu hissedebildiği için, portföyünde mümkün olduğunca fazla malzeme bulundurmaya çalışıyor. Resimlerini, zevklerini, gittiği filmleri, hafta sonu yediği yemeği, hatta onunla iletişimde olan kaç arkadaşının olduğunu, gizlilik seçeneğini tıkladıysa arkadaşları için, değilse anonim bir facebook cemaati için görünür kılmak istiyor.
Facebook nesli, kendisine bakılmasından hiç rahatsızlık duymuyor. Kişisel bilgileri hakkında bir kıskançlığa sahip değil.
L. Friedman’ın kavramını kullanacak olursak “şöhret toplumu”nun bir başka yüzü aslında facebook (Yatay Toplum; 2002). İnsanlar başrol oynamak, bir hikayenin kahramanı olmak istiyorlar. Ve tabii bu hikayenin çevresindekiler tarafından bilinmesini. Bu manada facebook’un özellikle yirmili yaşlar ve öncesi için bir kimlik edinme mekanı olarak işlev gördüğü söylenebilir. Tercihlerin oluştuğu, şekillendiği alanların başında geliyor sanal alem. Çünkü internet, kültürel devingenliğin motoru artık. İnsanlar oturdukları yerden kalkmadan değişebiliyor, taşınabiliyor, yanıt verebiliyor, hatta satın alabiliyor.
Post modern dönemde halk seçmeye hazır, yoğrulabilir bir kitle durumunda. Bu nedenle de bir manipülasyon sanatları toplumu aynı zamanda içinde yaşadığımız. Bir propaganda, bir kamu oyu araştırmaları toplumu. İnsanlar seçebiliyorlar, demek ki kanıları oluşturulabilir. O halde diğer insanların da onların tercihlerini etkilemeye çalışmasından daha doğal ne var? Mesela Facebook kişisel marka ya da ürün tercihlerini ürün reklamı üzerine yapıştırıp “Ayşe falanca marka şampuanı seçti” kabilinden bir cümle ilavesiyle arkadaşlarınıza, üye olduğunuz gruplara gönderebilir. Profilinizde yer alan seçimlerin ve fotoğraflarınızın bir ürüne raptedilmiş olarak internette dolaşması etik mi, hukuki mi? Bugünlerde tartışılan konular bunlar.
Bütün bilgilerimizin ticari veya siyasi olarak kullanıma açık olmasından endişe duymak için paranoyak olmaya, komplo teorisyeni olmaya hacet yok. Çoğu kişi biliyor ki devletler ve kurumlar ta yatak odalarımıza kadar girmenin teknik araçlarına sahipler. Dikizleyebilir, soruşturabilir, karışabilirler. Dahası bu kurumlar kredi kartlarımızı tarayıp banka hesaplarımıza gizlice girebilirler. Ne satın aldığımızı, ne yediğimizi, neden hoşlandığımızı ve televizyonda neyi izlediğimizi bilebilirler. Facebook’ta ise bu bilgiler zaten belli bir anonim izleyiciye gönüllü olarak açılmış durumda. KGB’nin işkence ile elde ettiği bilgiler gönüllü sunuluyor bugün. Bu yüzden güvenlik amaçlı izlemeden gönüllü olarak görüntü ve bilgi sunmaya geçiş olarak görebiliriz sosyal paylaşım sitelerini.
Alışverişin, toplumsal iletişimin, manipülasyonun hasılı her şeyin kökten değiştiği bir çağda yaşıyoruz. İletişim aracının, mesajı değil içeriğini de değiştirdiğini internet örneği üzerinden açıkça görüyoruz. Bu içerik değişimini analiz etmeye daha uzun süre devam etmemiz gerekecek anlaşılan.
Facebook zaman ve mekan algısındaki değişikliğin tek sorumlusu değil elbette. Web’in tamamını dikkate almalıyız bu tür meseleleri ele alırken. Ancak facebook için mahremiyetin tanımını değiştirerek “kendini sergileme”yi normalleştirdiği tespitini yapmamız mümkün.
Müslümanlar nefs terbiyesinin temel ilkesinin az konuşmak olduğunu; ayıpların örtülmesinin temel ahlak kaidesi olduğunu; kendini övmenin en büyük ahlak zaafı ve “görünme”nin de “olma”nın önündeki en büyük engellerden biri olduğunu kabul ederler.
(SOMUNCU BABA menkıbesi: Hamidüddin Aksarayi, v. 1412
Kayseri’de doğan Hamidüddin hz. Tebriz’de Alaeddin Erdebili’den irşad alır ve şeyhinin vazifelendirmesiyle yeniden anadoluya döner. Bursa’ya yerleşip yıllarca fırınında pişirdiği ekmekleri satar. Halk onu somuncu baba olarak bilir. Yıldırım Beyazıt ulu camii yaptırınca damadı emir sultan’dan açılış hutbesini okumasını ister. O da beldemizde kutup varken bana düşmez deyip Somuncu babayı minbere çıkarır. Fatihayı yedi mana üzere tefsir edince sırrı faş olur. halkın teveccühü çok olur. molla fenari de kendisine intisap eder. Fakat bu teveccühten memnun olmayan somuncu baba en yakın müritlerinden Hacı bayram veli’yi de alır ve Aksaray’a yerleşir. Orada vefat eder.)
“Görünme”nin olma önündeki en büyük engellerden biri olduğuna işaret eden güzel bir örnek Somuncu baba menkıbesi. Buna benzer çok menkıbe vardır. bu genel bir kabuldür İslam terbiyesinde. Bu kabullere rağmen görmenin ve görünmenin hiyerarşisini değiştiren yeni teknolojileri sorgulamaksızın ve hiç bir filtre ya da kasis koyma gereği duymaksızın hayatlarımıza dahil ediyor oluşumuz; zamanımızın en çelişkili ve en eklektik durumu.

VATANDAŞLIKTAN “NETDAŞ”LIKA: İNTERNETİN SAHİBİ KİM?
İnternet yaygınlık kazanmaya başladığında bilgiye çok hızlı bir şekilde ulaşılabilecek bir otoyola benzetilmişti. Kimsenin bu otoyolda gidenlerin hızını kesmesi mümkün görünmüyordu. Fakat devletler başta olmak üzere pek çok kurumun bu bilgi akışına engel olabileceği, bu bilgileri bir iktidar aracı olarak kullanabileceği ortaya çıktı.
Mesela ABD internetten istihbarat topluyor, e-mailleri terör ve ABD düşmanlığını tespit edeceği bir takım anahtar kelimeler üzerinden robotlar aracılığıyla ya da manüel olarak tarıyor. Çin, Google’a erişim üzerinde büyük siyasal çatışmalar yaşıyor, izinsiz internet bağlantısı kuranları korsan ya da hain olarak niteliyor. AB düzenlemeleri, grupları kontrol edebilmek için sosyal paylaşım sitelerini satın almaya izin veriyor. İran güvenlik güçleri, Twitter üzerinden örgütlendiği iddia edilen “yeşil devrim” protestolarına katılanların paylaşılan fotoğrafları üzerinden tespit yapıyor.
İlk olarak İran’daki halk hareketine twitter’in ivme kazandırdığı üzerinden birtakım yorumlarla karşılaşılmıştı. Ardından Arap Baharı diye bilinen Orta doğu ve kuzey afrika ülkelerindeki muhalif hareketler twitter üzerinden haberleşerek organize ettiler eylemlerini. Sanki muhalefetin bütün gücü sosyal medyadan kaynaklanıyormuş gibi bir hava esti. Tabii ki haberdar olma kanalı olarak ve duyarlılığa davet etme bakımından bu paylaşım kanallarının araçsal bir önemi olmuştur. Ama her şeyi haberleşme kanalına yüklemek çok isabetli bir yaklaşım değil.
Zira tam tersi bir uygulama da görüyoruz. Eskiden iktidar muhalif grupların iletişim ağlarına giremiyordu. Halbuki bu face ya da twit üzerinden olunca güvenlik güçlerinin kontrolü devreye giriyor. Bu kanallar daha önceleri işkence ile elde edilen bilgilerin doğrudan ve açık bir şekilde muhaliflerin netteki paylaşımlarıyla istihbarata sunulması anlamına geliyor.
Büyük şirketler acımasız rekabetlerine net üzerinde yeni formlar kazandırıyorlar. Sadece iyi bilgi dolaşmıyor, sadece beyaz balinaları kurtarma amaçlı uluslararası dayanışmalar oluşmuyor, silah ve uyuşturucu tacirleri de insan tacirleri de ağ üzerinden yeni yollar buluyor. Yani karşımızda olan tarihi bir kader ya da teknolojik bir zorunluluk değil. İnsanlığın eskiden beri yaşadığı çatışmalar şimdi bu yeni zeminde cereyan ediyor.
İnternet teknolojisi 1990’lı yıllarda bir barış ve demokrasi havasının esmesine neden olmuştu. Online oy uygulaması, Wikipedia gibi paylaşım siteleri üzerinden bilginin demokratikleşmesi, iletişimin hızlanması, sivil toplum ağlarının internet üzerinden çok kolay ve hızlı organize olabilmesi vb. Tüm bunlar internetin demokrasi, sivil toplum ve insan hakları ile ilgili alanlardaki araçsal önemine işaret eden uygulamalar olarak görüldü. Hatta TRT’yi kuşatıp ekrandan Hasan Mutlucan türküleri söyletmenin askeri darbelerin sembolü olduğu ülkemizde, televizyon kanallarının sayısının fazlalığı ve internet erişiminin sınır tanımazlığı üzerinden totalitarizm karşıtı pembe hayallere kapılanlar oldu.
Diğer taraftan internet birbirine yakın düşüncelere sahip insanları buluşturan bir araç. Sivil toplum örgütleri; internet üzerinden daha kolay organize olabiliyor. Haksızlıklardan haberdar olmak ve onları engellemek için örgütlenmek açısından teknolojik bir kolaylık sunuyor internet. Ama nasıl ki telgraf ve telefon, iletişimi kolaylaştırmalarına rağmen ne savaşları durdurabilmiş ne zulme son verebilmişlerse, internet teknolojisi için de durum aynı.
Açılan bloglarda, sitelerde pek çok konuyu konuşup duygu ve düşüncelerinizi ifade edebilirsiniz. Ama söylenen sözleri gerçekleştirmek söz konusu olduğunda internet sizi etkin ve aktif, daha doğrusu ahlaki bir müdahil kılıyor mu? Ya da tam tersine günümüz bilişim ve iletişim teknolojilerinin depolitize eden bir özelliğe sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Milyonlarca blog ya da web site açarak insan hayatını ve şartlarını değiştirmek mümkün müdür?
Bu soruların cevabı, “duyarlılık ve farkındalık yaratma” masalına rağmen ne yazık ki olumsuz. Paylaşım sitelerinde, bloglarda zaman geçiren insanlarda uzun vadede bir hareket illüzyonu ortaya çıkması da muhtemeldir. Yani gerçekte bir şeyleri değiştiren bir aksiyon bir hareket değil de bir hareket izlenimi. “Bir protesto metnini imzaladım. İki yüz bloggerla irtibata geçtim. Ben aktifim.” böyle düşünebilir insanlar. Bauman böyle ifade ediyor düşüncelerini; internet ve siyasal aktivizm ya da sivil tepki arasındaki ilişkiyi değerlendirirken. Somut bir örnekle de destekliyor düşüncesini: Irak savaşına karşı internette binlerce imza dolaştı. Ama siyasetçiler bunu görmezden gelebildiler.
İnternet, üzerinde daha uzun süre toplumsal, siyasal analizler yapmaya devam edeceğimiz yeni bir teknoloji. Ama şunları net olarak biliyoruz: Tıklamakla savaşı engelleyemeyiz. Haberdar olmakla bilgiye ulaşamayız. Enformasyon, özgürlüğümüzün garantisi değil. Tam tersine onu berhava eden bir bombaya dönüşebilir. Klavyenin hijyenik mesafesi, bizi, insana, hakka ve adalete giden yollardan uzağa atabilir.
NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ İLE PATOLOJİ ARASINDA
Ama bazıları bu içerik değişimini hiç sorgulamaksızın kutlama ve kutsama yoluna gidiyor. 2010 yılında Nobel barış ödülü için aday gösterilenler arasında alışılmadık bir isim vardı. Bilmem haberdar oldunuz mu? “Diyalog, tartışma ve görüş paylaşımına yaptığı katkı” nedeniyle internet Nobel barış ödülüne aday gösterildi. Ödülün bir insana değil de bir kuruma verildiği olmuştu daha önceleri. Mesela 1965’te UNICEF’e verilmişti nobel barış ödülü. Fakat bu defa bir kuruma değil, bir teknolojiye ödül verilmek isteniyor.
Bu başvuru İran’daki seçimlerden sonra muhalefetin sesini sosyal paylaşım ağı twitter üzerinden duyurması münasebetiyle destek buldu belki. Ama twitter, facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinin barışla alakasının nasıl kurulduğu pek net değil. İnsanların özel bilgi ve görüntülerini paylaştıkları, kahvehane muhabbetini klavye üzerinden aktardıkları bu paylaşım sitelerinin, barış ve demokrasiye katkısı konusundaki iddiaların pek sağlam temelleri olduğu söylenemez.
Bu yeni teknolojinin sorunsuz bir iletişim, etkileşim ve demokrasi sahası olmadığını gösteren vahim bir takım meseleler var. Kumar ve fuhuş insanlığın başını ağrıtan kadim meseleler. Ama inernet bu başağrılarına “siber fuhuş” ve “sanal kumar” gibi yeni formatlar kazandırıyor. Ve en kötüsü de bu uygulamalara her yaştan, her tabiattan insanın ulaşmasını mümkün kılıyor bu teknoloji.
İnternet çeşitli düzeylerde sorunlara yol açıyor: online olma bağımlılığı, sanal kumar ve sapkın cinsellik bağımlılığı... Yani evlerimize çocuklarımız ödev yapsın; yurt dışındaki yakınlarımızla rahat iletişim kuralım; modern dünyanın iletişim hızına yetişelim diye bağlattığımız internet; uyuşturucu gibi kumar gibi alkol gibi bağımlılık yapan bir şeye dönüşebiliyor.
Peki, bu kadar önemli bir sorun mu bu bağımlılık? İnsanların bilgisayar başında biraz fazla zaman geçirmelerinin ne zararı var? Nette sörf yapıp on-line oyunlar oynamalarının kime ne zararı olabilir?
Bu soruya Güney Kore’den bir haberle cevap verelim. İki yıl önce bir aile, bütün gece süren on-line oyun seansları için internet kafe’de vakit geçirdiklerinden evde bıraktıkları bebekleri açlıktan öldü. İşin acı tarafı, anne babanın oynadığı oyundaki karakterin, beslenip büyütülen sanal bir kız çocuğu olması.
Bir başka örnek, çocuğu havuza düşen bir kadının atlayıp çocuğu kurtarmak yerine twitter’daki ağ grubundan dua istemesi. Beslenme yetersizliğinden hastalananlar, klavye başından kalkıp tuvalete gitmediği için zehirlenip ölenler… Her geçen gün bu örneklerin sayısı artıyor.
Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk adlı kitabında geç modern dönemin sorumluluk ve bağlılıktan korkan kısa süreli ilişki anlayışının, internet bağlantısı üzerinden de ifade edilebileceğini söyler. Bilgisayar ortamında DELETE tuşuna basarak her şeyi yok edebilen çağdaş birey, mahrem ilişkilerinde de böyle bir beklenti içinde adeta. Her gün yeni ve sıfırdan, sorumluluk gerektirmeyen bir hayata başlamak istiyorr. Bu yüzden de sanal “ilişkileri” tercih ediyor.
Online ilişkilerin bağımlılık ve sorumluluk gerektiren gerçek ilişkilere tercih edilmesinin nedeni nedir peki? Online ilişkilerde ‘delete’ tuşuna basınca sanal ilişkinizi hayatınızdan çıkartabilmeniz mümkündür. Gerçek hayatta ise boşanmak mümkün olsa da eski eşinizi, çocuklarınızı ve ailenizi hayatınızdan tamamen çıkaramazsınız. Onları hiç yaşanmamış gibi kişisel tarihinizden silemezsiniz.
Kadınların büyük oranda facebook gibi paylaşım sitelerinde zaman geçirdiği, erkeklerin müstehcen sitelerde gezinip sanal kumarla meşgul olduğu, çocukların bilgisayar oyunlarına kapılıp “sokaklarda hayat” olduğunu unuttuğu düşünüldüğünde, internetin diyalog, tartışma ve görüş paylaşımına katkısı sebebiyle barış ödülüne aday gösterilmesini anlamak zor.
E peki dediğinizi duyar gibiyim. Bu durumda ne yapabiliriz. Tablo bu kadar kötüyse... ümitsizliğin kucağına bırakmış olmuyor musunuz bizi? Hayır. Hiç değil.
Ortega Gasset’i duymuşsunuzdur. Yirminci yüzyılın İspanyol düşünürlerinden. İşte bu düşünür diyor ki: “Yaşamak bir ortamın çaresiz tutsağı olmaktır. İnsan ancak burada ve şimdi yaşar”. O yüzden geçmişe sığınamayacağımız gibi geleceğe de kaçamayız. Aslında bugünden kaçış sorumluluktan kaçış demektir. O yüzden dünyanın kötülüğüyle ilgili tespitlerin ümit kırıcılığına teslim olamayız.
Zaten dünyayla başetmek üzere gönderilmiş olduğumuz şuuru buna izin vermez. Çünkü meleklerin “yeryüzünde fesat çıkaracak bir beşer mi yaratacaksın” itirazına rağmen halife kılındı insan. Bir eliyle toprağa bir eliyle semaya uzanan; berzahtaki bir varlık olarak sınanmaya gönderildi. Dinimiz bize ne zaman ve nerede yaşarsa yaşasın bütün insanların ortak bir imtihan paydasında buluştuğunu vazeder. Bizim için sınavı farklı kılan bir takım özellikler var. Yaşadığımız çağın teknolojisi de bu farkılıklardan. Ama eğer bu çağda yaratılmışsak bu çağdaki sorunlarla başedecek donanım da bize verilmiştir.
Benim internet ve yeni teknolojiler üzerinden çizdiğim olumsuz tablo da bu manada ümitsizliğe yol açmamalı. Çünkü meşhur Küçük Prens’in yazarı St. Expury der ki: Bir insanda ümitsizlikle sorumluluk duygusu aynı anda varolamaz.
Ve sorumluluk bilmeyi gerektirir. Bu çizdiğim tabloyu, bu manada ümitsizliği besleyen bilgiler olarak değil, sorumluluğu hatırlatan bilgiler olarak değerlendirmeniz dileğiyle huzurlarınızdan ayrılmak isterim.